|
|
|||||||||||
![]() |
ZİNDAN
Yıllanmış taşlar, çok eski, belki binlerce yıllık; yüzlerce insanın hayat hikâyesini anlatıyorlar tek bir ağızdan. Nem ve rutûbet ile sürekli yapışkan ve ıslak olan bu taşları yosunlar sarmış, götürüyor bilinmezliğe zaman içerisinde. Yerler de kaygan ve yapışkan. Mantarlar bürümüş köşeleri, insanın burnunu sızlatan bir yakıcı ıssırık havadaki. Dört duvarın birinin üzerinde, kimbilir hangi insanın elinden çıkmış demir bir çene, dişleri yok ama ezerek parçalıyor insanı. İnsanın sırtına önceleri, sonraları kalbine batan diken, belkide kazık gibi birer ağır diş herbiri duvarların. Tek bir göz! Küçücük ve uzakta kör ama yinede ışığı seziyor insan, insan olarak kalabildiyse burada tabi. Heryer karanlık ve sessizlik, sadece taşların arasında yılların emeği ile yolunu bulmuş bir su damlasının sesi; şıp şıp şıp… herbir düşen damlayla birlikte hayaller ve anılar kafasında insanın, hepsi birer bomba sanki, düştüğü yeri aşındırmış ve eviymişcesine gibi birikiyor, ihtiyacı olan biri içer belki diye bir düşüncesi yok, bir yol bulmuş kendine ufuklara seyahet eden seyyahlar, belkide kendini bilmez asiler gibi akıp gidiyor zemindeki bir çatlakdan kimbilir nereye? Belkide sonsuzluğa?Bir başka köşede bir başka su damlasi; ne sesi duyuluyor nede kendi görülüyor, sadece çok ama çok derinlerde hissediliyor, acisi ve hüznü var. İlki gibi sade ve duru degil, tadı acı ve tuzlu ama yinede herşeyin fevkinde. Tek ama tek yaşam kaynağı yanlızlığında insanın, terkedilmişliginde, insanı dinç ve ayakta tutabilecek bu karanlık ve loş ortamda, onu hayata bağlayabilecek tek şey, bir damla gözyaşı. Ben alışdım artık buraya, duvarlar soğuk ve ıslak, yattığım yer de öyle. Işık yok ama yinede hissediyorum onu, çok derinden ve çok yavaş geliyor bana doğru. Düşüncelerimde herşey gibi soğuk ve ıslak belkide sülük gibi yapışkan, tek sıcak olan şey ise; bana kalan bir tek kalbim, elimden alamadıkları, buraya sokamadıkları benimle, bilmiyorum ama hissediyorum bunu. Bazen insan hislerine bilgisinden daha çok güveniyor, bilgisi söylemiyormuş gibi ona sanki; “Güven hislerine!”, diye. Hisler olmasa yaşam da olmazdı heralde, diye düşünüyorum bir ara, sonra vazgeçiyorum; neye yarıyacaksa sanki? Ama bildiğim bir gerçek ki insanı yanlız bırakmayan sadece gözyaşları ve hisler şimdi. Herşey bir gecede olup bitti, ben bile hatırlamıyorum şu anda bazı ayrıntıları. Acılar ile yıllanmış, belkide çürümüş olan ben ölüyorum şimdi, ama duygularımı anlatacak gücüm hâlâ var. Yoksa bile onu bulmalıyım vede bulmaya mecburum. Bunca yaşanan sıkıntı boşuna olmamalı. Sıcak ve ılık bazen, insanı saran gevşeten onu yaşama bağlayan sevgiden herzaman yoksun kaldım ben. Çocukları bilirsiniz ne kadar masum olurlar, saf ışık gibi parlar yüzleri, gözlerinde geleceğin umuduna ışık tutan fenerler yanar bu zalim dünyada, annelerinin kucaklarında birer melek gibidirler sonsuzluktan o hanımcıklara verilen birer hediye, hayatları uğruna koruyup yetiştirmeye hazır oldukları. Ben ise yabancı ellerde büyüdüm, anne şefkatinden uzakta, bana sarılacak bir annem yoktu ben ağladığımda kendimi bildim bileli. Bildikten sonrada ağlayamadım zaten, sadece hissettim onu yapayanlız, gördükçe masum bebekleri annelerinin kucaklarında. O acımasızca, hiç utanmadan bir veba gibi gelmişdi, ben umrunda bile değildim onun, kim umrundaydı ki sanki? Tek kelime ile şimdi onun adı ölüm! Kaybetmek, insan kaybetmedikçe anlamıyor bazı şeylerin değerlerini. Kaybetmek için kazanmak gerekiyor önce, kaybedilmeye mahkûm herşeyi ama bazen bazi şeyler bir lütuf olarak sunuluyor insanin ellerine o istemeden, değerini kaybettiğinde bile anlayamadığı yada kendini tekrar bulamayacağı, kaybettiğinde. İnsan her ne olursa olsun alıştırmalı kendini kaybetmeye. Neyi ve nasıl olursa olsun her an bazı şeyler, suyun toprağı, zamanın yaşamı, sevginin bilinci alıp götürdüğü gibi; bazı şeyleri koparıp götürüyor insanın hayatından. İnsan yanlızlık hissinin ateşinde kavrulup daha iyi anlıyor yaşamın gerçek yüzünü. Geçen her bir dakka ile biraz daha öğreniyor öğrenilmesi gereken gerçekleri. Bilinçsiz ve umutsuz gözler, boş laflar, yalan gülüşler, derin ve acımasız süzen bakışlar içinde garip insanlarla dolu etrafım. Ben yanlızım ama bunu yanlız ben biliyorum; belkide bundan yanlızım bir paradoks gibi, bazen bilincim bile reddediyordu bu gerçeği ama artık bilincim ile girdiğim asırlık savaşı ben kazandım. Tam olarak ne kazandığımı kavrayamıyorum ama insan yetmiş yılı aşkın bir zamanda mutlaka birşeyler kazanmış olmalı her ne kadar kaybettiklerinin haddi hesabı olmasada. Tam aradığım insanı buldum, yanlızlığı öldürdüm, kendimi buldum derken, hatırlıyorum şimdi hâlâ beni nasıl yanlız bırakıp gittiğini; nasıl unutabilirim ki onca yaşanan şeyden sonra? Seninle deniz kıyısına giderdik, dalgalar duygularımız gibiydi, martılar başımızın üzerinde; masal kahramanı olan ben ile seni selamlardı pervane olup. Saçların ruzgârda dalgalanırdı denizin dalgalarını kıskandırıp, elin elimde, kalbim sende atardı, tek dostum sendin yanımda beni yanlız bırakmamaya söz vermiş olan sonsuza dek, belkide hiçbir zaman itiraf edemediğim sevgilim. Geceleri ormanlarda, tatlı meltemin dokunuşlari, ıtrı ile ağaçların, binlerce çeşit bitkinin adini bile bilmedigimiz kirmizi, sarı binlerce renk çiçeğin, sesleri ile binlerce böceğin, yıldızları seyrederdik seninle, uçardık uzaklara, yıldızların ötesine, yıldızlar kayıp geçerlerdi yakınımızdan birer ateş böceği gibi sonra sende bir yıldız oldun kayıp gittin hayatımdan. Şimdi bir sızı var kalbimde, geçmişin acılarından bu güne kalan bir hüzün, gözyaşları ile yutkunamıyorum, demek ki acılar daha bitmemiş içimde ki, söylemek istediklerimi; haykırmak engin denizlere, gök yüzüne, oysa çıkmıyor sesim, dört duvar arasındayım, vücûdum ürperiyor, bilemediklerim hep burada yaşayamadıklarım… Sonbaharda açan bir çiçek gibiymişsin meğersem. Zavallı sen, nasıl dayanabilirdin ki o narin bedenin ve güçsüz kolların ile, rüzgâra, köklerin tutamadı seni toprağında, kar yağmış dağlarından gelip yamaçlarda esen, umut bağladığın. Alçaksın ölüm, hemde çok alçak! Hain bir katil gibi arkadan vuruyorsun insanı, düşündüğünün tam aksine annemi ve sevgilimi değil beni, sadece beni. Biliyorum bunu bilerek yapıyorsun ama bak gör ki ben hâlâ ayaktayım ve sonsuza dek de öyle kalacağım, dünyada tek bir insan bırakmasan bile, ben seninle savaşmaya devam edeceğim, tek sıkıntım; ben yanlızım. Zaman yok artık benim için. Saat kaç? Hangi gün? Hangi ay? Hangi yıl? Yaşımı bile bilmiyorum ki, unutalı yıllar oldu heralde, zaman adına sadece bir seziş var içimde bir yerlerde. Gündüzün ışığı tek bir gözde ama güneş içimde, soğuk burada etrafımda ama sıcak kalbimde, ölüm yanımda bunu hissediyorum ama hayat hâlâ benim bedenimde. Artık eskisi gibi düşünmüyorum. Yaşam uğruna o kadar da savaşılacak bir kavram değil, benim yıllarca yaptığım gibi. Kimim var ki benim? Kimsem. Neredeyim? Bir zindanın dört duvarı arasında. Geçen onca yılın hesabını yapacak kadar zamanım oldu burada. İnsan yanlızken daha kolay düşünüyor bazı şeyleri. Kaybedecek kuru bir bedenden başka hiçbir şeyim yok geride bırakacağım. Acıya zaten alışdım, mutluluk ise yabancı bir kavram benim için artık, ona ulaşmamın imkânı yok şu andan sonra. Ama yinede kaybettiklerimi arıyorum; tek ihtiyacım olan şey şu anda annem. Burada olsaydı eskiden olduğu gibi; ellerini saçlarımın arasında gezdirir, onları okşarken bana yapmam gerekenleri söylerdi, ama ne yazık ki bu imkânsız, zaten hiçbir zaman böyle bir anı da yaşamadım ben, demek ki burada kaldıkça insan yaşayıp unuttukları ile yaşamayıp da hayellerinde olanları birbirine karıştırmaya başlıyor, ne yazık demek kendimi de kaybediyorum artık. Ölüme kalan sadece kuru bir cesetti, onunda söylediği gibi. Gökyüzü mavi mavi pırıldarken, bulutların üzerinde sekerek giden, kuşlar uçan yanından, yaşli bir adam degil ufak bir çocuktu, bir bebegin mutlulugu ve gülümsemesi dudaklarinda. Yaşli adamin ruhu bir bebek olmuşdu şimdi annesinin şefkatli kollari arasında. O ana kadar yapamadığı itirafını yaptı sevdiği yegâne insana, denizlerin üzerinde gezerken onunla, el ele, kalpleri hiç ayrılmamışdı zaten, yıldızların yanından uçup giderlerken sonsuzluğun bilinmezliği bilinir olmuşdu artık onlar için. Umut buydu işte, mutluluk ve sevinç. Yanız değildi ve aradığını bulmuşdu. Zindanın kapısı ağır ağır açıldı gıcırtılarıyla demir menteşelerin paslanmış. İki kişi ufak tefek yapılı bir adamı zorla içeri doğru savurdular acımasızca, düşüp yüzünü yerde biriken suya çarptı çok hızlı olmasada, su bir anda dağıldı sıçrayarak sağa sola, ufak damlalar. Bir damla düştü yere ve kaydi gitti hiç beklemeden. Ufak tefek adam doğrulup karanlığa baktı, umutsuzca, ümitlerini kaybetmişdi dört duvarı görünce, küçücük bir ışık yukarılarda ulaşamadığı, ulaşamıyacağı. Biraz durdu ve itiraf etti kendi kendine yanılarak; "Yine yanlızım, hep oldugu gibi.", köşede ise sonsuza dek yenilgiye mahkum olduğunu bilen, ama bunu hiçbir zaman kabullenmeyen ölüm sırıtıyordu.
|
-HİKAYELER-
|